Gergedanın İçinde Zamanı Kaçırmak – Emrecan Doğan – 2.

11. Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Kısa Öykü Yarışması İkincisi

“Açılalım lütfen!”

Kalabalığın arasından sıyrılıp, yanındaki iki polisle okyanus kıyısına varmaya çalışan kızıl, küt saçlı kadın bu ricayı sık sık tekrarlıyordu. Yanındaki polisleri görene kadar da kimse kenara çekilmeye niyetlenmiyordu. Burası Kanada’da, Quebec eyaletinin Kuzey Buz Denizine yakın, Hudson Körfezine bakan bir kıyısıydı. Hava dondurucu derecede soğuktu, kalabalıktakilerin çoğunda kalın montlar vardı. Karen’da mont giymişti ama buna rağmen üşüyordu. Soluk ten rengi de üşüdüğünü ele veriyordu. Kalabalığı yarmayı başarıp karaya vuran hayvanın yanına geldi. Zavallı yaratık cansız bir hâlde kıyıda öylece yatıyordu. Türünü tespit ve inceleme için emniyet tarafından çağrılmıştı. Ancak buna gerek yoktu, zaten görür görmez tanımıştı.

“Narval Balina bu.”

“Emin misiniz?” dedi polislerden birisi. Diğerinden daha şişmancaydı ve kalabalığın arasından geçmeye çalışırken nefes nefese kalmıştı. Zor bela toparlanıyordu.

“Evet, eminim. Ben bir oşinografım beyefendi, görür görmez tanırım. Zavallı hayvan, çoktan ölmüş.”

Elini istemsizce ve hüzünle ölü hayvanın üzerine koyan Karen bir hareketlenme hissetti. Ama bu hareket bir canlıya değil daha çok bir makineye ait gibiydi. Ölü hayvanın kıyıya vurmuş bedeninden takır tukur sesler gelmeye başladığında, polisler yere diz çökmüş olan kadının omuzlarından tutup geriye çektiler. Silahlarını çekip ileriye doğru bir adım attılar. Herkes merakla bekliyordu. Sonra inanılmaz bir şey oldu, hayvanın ileriye doğru üç metre kadar uzamış olan dişinden siyah ışıklar parlayıp söndü. Ölü beden bir iki kez sağa sola hareket etti ama bu hareketler canlılık emareleri değildi. Sırtındaki deri bir kapak gibi geriye kaydı ve ölü bedenden bir insan çıktı.

“Aman Tanrım!” diye fısıldadı dehşetle, diğerinden biraz daha ama çok zayıf olmayan diğer polis. Silahına daha sıkı sarıldı, bu görülmedik bir olaydı.

Narval’ın üstünden yukarı çıkan insana dönmüştü kalabalığın ve Karen’ın meraklı gözleriyle polislerin tabancaları. Bunun bir kadın olduğunu fark ettiler ve birkaç saniye bekleyince onun çok güzel bir kadın olduğunu fark ettiler. Ancak çıplaktı. Saçları karman çormandı. Sırtına doğru dökülmüşlerdi. Beline kadar hayvanın içinden çıkmıştı. Şişmanca olan polis, kadının küçük ama biçimli memelerinden gözlerini çekecek gücü kendinde bulunca diğerine emir verdi. Ondan daha kıdemliydi.

“Fred, git ve araçtan battaniye getir. Onu örtelim, ne olduğunu ve nasıl o hayvanın içinden çıktığını bilmiyorum ama onu örtmemiz lâzım.”

Fred tek kelime etmeden silahını kılıfına koyup oradan uzaklaştı.

“Ortağım size örtü getirecek. O gelene kadar oradan çıkın ve buraya gelin, lütfen!”

Kadın anlamamış bakışlarıyla etrafı süzüyordu. Bakışları bomboştu. Polisin dilini anlamadığını, anlayan Karen bir adım öne çıktı ve işaret etmeyi denedi. Bir dizi hareketle kadının buraya gelmesini ve Narval’ın içinden çıkmasını istedi. Ancak kadın bunu da anlamamıştı, belli ki dilsiz ya da sağır değildi. Ya da evrensel işaret dilini bilmiyordu. Kanada İngilizcesinin işaret diliyle aynı isteği yineledi ama tık yoktu. Kadın orada durup sahile dolan kalabalığa ürkmüş gözlerle bakıyordu. Derken, Fred polis otosuyla geliverdi. Ortağı, Fred’den sadece bir battaniye istemişti ancak o komple otoyu getirmişti. Yine de Fred, arabayı oraya çekip ön koltuktan dışarı adım atınca elinde battaniye de vardı. Battaniyeyi önünde açarak kıyıya vurmuş Narval’ın içindeki kadının yanına doğru gitti.

Hiçbir şey söylenmediği hâlde kadın nasıl olduysa yapılmak istenileni ve kendisinden beklenileni anlayarak hayvanın içinden tamamen dışarı çıktı. Üstü olduğu gibi altı da çıplaktı. Battaniyeye sarındı, minnettar gözlerle polislere ve Karen’a baktı.

“Diolch yn fawr!” diye bir ses çıkardı incecik dudaklarının arasından. Polisler işte o zaman kadının bir yabancı olduğunu anladılar. Onu ekip otosuna alarak orada durmasını sağlarken Karen’ı da yanına oturttular. Onlar orada beklerken gidip Narval’ı inceleyeceklerdi. Kıyıya vurmuş zavallı balinayı incelerken aslında ortada bir balina ya da deniz gergedanı, hangisi tercih ediliyorsa onun, olmadığını fark ettiler. Bu bir makineydi ve şaşırtıcı derecede gerçekçiydi. Yaratığın tüm dış görünümünü taklit eden bir makine. Makinenin iç kısmı çeşitli çarklarla doluydu ve yeni teknolojiden eser yoktu. Bu bir aletse ki öyleydi, polisler onun Steampunk’a benzer bir şekilde antik çağ teknolojisiyle falan yapıldığını düşünüyorlardı. Yine de birilerinin makinenin başında kalıp, uzmanları beklemesi gerekiyordu.

Fred, telsizine sarılıp destek istedi ve arzu edilen destek de on beş dakika içinde oradaydı. Karen’ın da desteğiyle kadın için bir çevirmen gerekeceği anlaşılmıştı. Ancak hangi dil olduğu çözülememişti. Polisler iki kadını da alıp merkeze götürdüler ve orada Quebec Üniversitesini arayıp, tüm filoloji kürsüsünün kendilerine yardımcı olmak için merkeze gelmesini rica ettiler. Karen’ın daha yapabileceği bir şey olmadığından evine gitmişti.

Yaklaşık on iki filolog polis merkezine gelip kadınla sırayla konuştular. Hiçbiri de dili çözememişti. Oraya gelen filologlar geri dönmek üzereyken üniversitenin filoloji kürsüsünde Antik Yunan Dili üzerine çalışmalar yapan on üçüncü bir uzman daha olduğunu söylediler. O günlerdir tatilde olduğundan haber verilememişti. Arandı, haber verildi. Evinden bir polis otosuyla aldırılıp, merkeze getirildi. Bu hıza rağmen yine de diğerleri gittikten ancak bir saat sonra gelebildi.

Georgia McKinley, kafası çalışan bir kadındı. Antik Yunan dili biliyordu, kadınla bir odada 1 saat geçirdi ve önüne bir kâğıt koydu. Yazılı olarak da harfleri gördükten sonra kâğıdı alıp birkaç dakika üzerinde çalıştı. Uzun, siyah elbisesinin yan cebine kâğıdı koyup, ellerini soktu ve sorgu odasından çıktı. Kapının önünde o iki polis memuru onu bekliyordu.

“Evet, Bayan McKinley. Neler öğrendiniz? Meslektaşlarınızdan daha fazla kaldınız içeride.”

Fred ellerini önünde kovuşturmuştu. Gözlerini, kadının buz mavisi gözlerine dikti.

“Evet.” dedi McKinley gururla. “Size delice gelecek ama kadın kadim Atlantis’ten ve konuştuğu dil de kayıp adanın dili. Uzun zaman önce efsanelerde bu dille ilgili ayrıntılar öğrenmiştim, bu yüzden çözmem zaman almadı.” Sırtını dikleştirip cebindeki kâğıdı çıkardı ve yaptığı çevirisini okudu.

“Benim adım Gaeni, Atlantis halkındanım. Halkım yüzyıllar önce beni içinde bulduğunuz, yüzen hayvan şeklindeki gemiyi inşa etti. Bazıları onunla denizlerin diplerini keşfe çıkardı. Aynı anda keşif yapan bir düzine gemi vardı. Ancak son keşiflerinde bu filo yolunu kaybetti ve dönemediler. Filonun gemileri arasında hep iletişimde kaldık ve birbirimizle evlenip bir nevi denizlerin altında bir hayat kurduk. Hayatımızsa filolarımızdan ve avladığımız deniz canlılarının etlerinden ibaretti. Yüzyıllar sonra Atlantis’in olması gereken koordinatlarda hiçbir şey bulamadık. Bir daha da yeryüzüne çıkmadık. Ta ki bugüne kadar, bir kaza eseri karaya vurdum.”

Georgia elindeki kâğıdı usulca uzatıp polislere teslim etti. İki memur da birbirine bakarak kâğıdı bir daha okudular ve tam olarak anladıklarından emin oldular.

“Yani içerideki kadın bir Atlantisli.”

“Evet, öyle.” dedi Georgia. “Sanırım Narval Balinaları daha iyi araştırmamız gerecek.”

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Üzgünüz - Yoruma Kapalı

"Once upon a time in the future: 2121" (Aka: Bir Zamanlar Gelecek: 2121)

Sıcak Kafa / Afşin Kum

HİLE – Bölüm – 1

KUTU – Bölüm – 1

Voidrunner

Kategoriler

Ziyaretçiler

Bugün: 87
Bu hafta: 87
Toplam: 301875