VE-E-DE-A – İsmail Turhan

7. Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Kısa Öykü Yarışması Birincisi

 

Üç gün boyunca aralıksız yağan yağmurun altında yol almış, üstü başı sırılsıklam olmuştu. “Ne şans ama!” dedi içinden; yağmur tam da kasabaya vardığında kesilmişti çünkü.

Caddenin başında durdu ve etrafına bakındı: “Burası dinlenmek için uygun bir yere benziyor.” diye düşündü.Yağmur her yeri bataklığa çevirdiği halde yol tertemiz görünüyordu, adım atıp atmamak konusunda tereddüt etti. Ayağını yere vurarak botlarını saran çamur tabakasından kurtulmaya çalıştı ama başaramadı. Gönülsüzce yürümeye başladı. Attığı her üç beş adımda bir arkasına bakıyordu. Çamurlu ayak izlerinin kendini takip ettiğini görünce hızlandı fakat izler peşini bırakmıyordu. Botları çıkarıp eline almalıydı belki de, böylece takip edilecek bir iz de bırakmamış olurdu. “Artık çok geç,” diye düşündü, bunu baştan yapmalı o temiz asfalta hiç basmamalıydı. Üstelik kendini takip eden bu izler yine kendi botlarından çıkıyordu; bu tekinsizlik içindeki çocuksu korkuyu gittikçe büyüttü.

Birdenbire durdu, canı sıkılmıştı, paltosunun cebinden çıkardığı siyah çubuğu ağzına götürdü, dişlerinin arasına sıkıştırıp düğmesine bastı. Derin bir nefes alıp bırakınca yoğun bir duman bulutu kapladı üzerini. Bir iki nefes daha çekip tekrar cebine koydu çubuğu.”Hadi Rosi,” dedi, yanındaki beyaz, çelimsiz atın yularından çekerek. “Kaldırıma çıkalım böylece daha az iz bırakırız.”

Adam, sıska atı Rosi’yle birlikte, arada bir dönüp arkasına bakarak bir süre daha yürüdü. Gerçekten de çamurlu ayak izleri oldukça silikleşmişti, dikkatle bakmayan biri fark edemezdi bile. Artık kendisini daha güvende hissediyordu. Dikkatini yol boyu dizilen yıkık dökük, harap binalara yoğunlaştırdı. Binalara baktıkça nedense aklına deniz kabukları geliyordu.

Sahilde dolaşırken, kumların arasında, sıradan taşlardan kolayca ayırt edersiniz onları. Yapıları, şekilleri farklıdır; bir zamanlar içlerinde yaşam barındırdıkları, onu koruyup kolladıkları anlaşılır hemen. Ancak içlerindeki boşluğu da hissedersiniz, onu büyük boşluktan ayıran, bir zamanlar içinde yaşayan şeyin boşluğunu. Bu evler de o deniz kabukları gibi sahiplerinin boşluğunu taşıyorlardı içlerinde, birer mezar taşı gibi dikiliyorlardı onların başında.

Adam, içine yuvarlandığı boşluk hissine o kadar kaptırmıştı ki kendini köhnemiş yapılardan çıkan robotları ancak etrafını sardıklarında fark edebildi.

“Ne bakıyorsunuz?” diye bağırdı kalabalığa doğru dönerek. “Daha önce hiç insan görmediniz mi?”

“Özür dileriz beyefendi,” dedi, içlerinden bir tanesi. “Uzun süredir kasabamızda bir insan görmemiştik gerçekten de.” Robotun konuşurken çenesi düşmüştü, eğilip çenesini aldı ve yerine taktı.

Adam, o ana kadar dikkat etmediği robotlara tek tek baktı, solmuş derileri yer yer dökülmüştü. Daha canlı görünmek için gözlerine sürme, dudaklarına parlatıcı sürmüşlerdi. Bazılarının kolu, bacağı bazılarının da gözü, kulağı eksikti. “Hepsi birer ucubeye benziyor.” diye düşündü.”Neden kendinize yeni parçalar yapmıyorsunuz?” diye sordu tiksinerek. “Şu halinize bakın, sirklerdeki palyaçolara benziyorsunuz.”

İçlerinden, burnunun yerine tutturduğu sünger parçasıyla palyaçoya en çok benzeyeni elini uzatarak “merhaba” dedi. Uzatılan eli refleksle sıkınca robotun kolu omzundan çıkıp adamın elinde kaldı. Robot, kolunu yabancının elinden alıp yerine taktı. “Robot yasaları çok kesin efendim.” dedi. “Yapay zekâlı robotlar her zaman ve sadece insanlar tarafından üretilebilir. Ayrıca kendilerini kopyalayamazlar ve insanların izni olmadan yedek parçalarını üretemezler.”

“Yani, yumurta kafa,” diye söze girdi arkalardan başka bir robot. “Bütün insanlığı tek bir kişi olarak düşünürsek, o kişi de insanlığın yüceliğine uygun olarak kral falan olurdu şüphesiz,bizler de yanında gömülen değerli eşyaları oluyoruz.”

Adam, hışımla sesin geldiği yöne doğru atını çekiştirerek ilerledi; ucubeler açılarak adamın geçmesi için yol verdiler. Biraz önce konuşan robot tek başına ortada kalmıştı. Yabancı, “Ben yumurta kafa değilim.” diye bağırarak yumruğunu kaldırdı. Tam vurmak üzereydi ki robotun fal taşı gibi açılan gözlerinden biri yere düştü. Adamın şaşkınlığından faydalanan robot eğilerek gözünü aldı ve yerine taktı.Havada unuttuğu yumruğunu indiren adam “Ben yumurta kafa değilim.” diye bağırdı tekrar.

“Beyefendi, siz ona aldırmayın lütfen.” dedi, bir başka robot. “İnsanlı dönemde de profesyonel bir provokatördü kendisi. Kalabalıkların arasına karışıp insanları kışkırtırdı. Ortada insan kalmayınca artık robotları galeyana getiriyor.”

“Nerede insana benzeyen bir şey görseniz hemen yaltaklanmaya başlıyorsunuz.” dedi, provokatör. “Ancak bu bir yumurta kafa sadece, kıvırcık ve kabarık saçları sizi aldatmasın. Dikkatlice bakın kafası ne kadar da küçük, görmüyor musunuz?”

Küçük kafalılık, yirmi ikinci yüzyılın başlarında Zika Virüsü’nün mutasyon geçirmesiyle ortaya çıkan, yumurta kafa sendromunun alâmetifarikasıydı. Bu varyasyonda hastalık belirtileri azalmış, küçük kafalılık hafiflemiş olsa da virüs yayılma yeteneğini artırmıştı. Hastalıkla beraber yayılan panik dalgasıyla büyük şehirlerin boşalması uzun sürmedi, küresel ekonomi çöktü ve devletler çözülmeye başladı. Büyük insanlığın sonunun böylesi dramatik bir şekilde, geri zekâlılıkla, geleceğini kim tahmin edebilirdi ki? Ancak olan oldu, aradan geçen onca yılın ardından yumurta kafalı olmayan insanlar sadece efsanelerde kaldı.

“Ben yumurta kafa değilim.” Adam sürekli bunu söyleyip duruyor ağzını her açtığında etrafa tükürükler saçıyordu. “Hem siz robotlar, bir insanı yargılayacak cüreti nereden…”

Bir robot elinde tuttuğu deri ciltli, eski bir kitabı uzatarak adamın sözünü kesti: “Beyefendi, bu atınızın heybesinden düştü.” Robotlar kendi aralarında kıpırdanmaya başladılar; fısıltıları birleşerek büyük bir uğultuya dönüştü. Kitap okuyabilen bir insan, bu gerçek bir insandı işte. Adam, elinin tersiyle kitabın üstündeki çamurlu suyu sildi ve sayfaları karıştırıp okuyormuş gibi dudaklarını kıpırdattı. “Evet, bu benim kitabım.” dedi. “Büyükannem çok severdi bu kitabı, okumayı da o öğretti bana.”

Kitabı provokatöre uzatarak “Bütün harfleri biliyorum.” dedi gururla.

“Öyle mi?” diye sordu, provokatör. “Neden kitabı ters tutuyorsun o zaman? Gerçekten bir yumurta kafa değilsen kitaptan bir şiir okusana bize.”

Robotların uğultusu bir anda kesilmişti. Provokatör, adamın elinden aldığı kitaptan rastgele bir sayfa açtı. “Şu şiiri mesela,” dedi.

Kendinden emin, mağrur bir ifadeyle önce başlığı okudu adam: “Ve-e-de-a” sonra devem etti kendince, “He-o-şe-çe-a ke-a-le-ı-ne de-o-se-te-le-a-re-ı-me be-e-ne-i-me he-o-şe-çe-a ke-a-le-ı-ne…”

Adam şiiri okumaya çalıştıkça etrafını saran robotlar birer ikişer ayrılmaya başladılar. Sürekli çenesi düşen robot, provokatörün önünden geçerken “Bu sefer sen haklı çıktın.” dedi. “Harflerin adını biliyor ama birleştiremiyor. Gerçek bir insan bunu rahatlıkla yapabilirdi.”

“O bir yumurta kafa sadece, söylemiştim. İnsanlar tarafından anlatılan eski bir hikaye vardır, bilirsin; başı kesilen ama aylarca yaşayan şu tavuğun hikayesi. Hani sahibi tavuğu kasaba kasaba gezdirip panayırlarda parayla sergiler, ölmesin diye de boğazından şırıngayla beslermiş. Arabanın altında kalıp da bir gün, sefil bedeni huzur bulana kadar, o küçücük beyin sapıyla yine de iyi idare etmiş. İnsanlık da işte o tavuk gibi kesik başıyla debelenip duruyor sadece.”

En sonunda provokatör de ayrılınca kaldırımda tek başına kalan adam, öne arkaya sallanarak tutturduğu ritmle okumaya devam etti. Bu haliyle kopan bir kertenkele kuyruğuna benziyordu.Bedenini arayıp bulamamanın sancısıyla kıvrıldı, kıvrıldı…

 

Etiketler

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Üzgünüz - Yoruma Kapalı

Kategoriler

Ziyaretçiler

Bugün: 13
Bu hafta: 199
Toplam: 50061

HİLE – Bölüm – 1

KUTU – Bölüm – 1

Voidrunner