Kalabalığın Ortasında Birkaç Saat – Ferruh Oğuz

7. Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Kısa Öykü Yarışması İkincisi

 

Şehir stadının koridorunda dışarıdan gelen vahşi sesleri işitiyordum. Sanki cehennemin ortasında bir parti veriliyor ve o partide delicesine eğleniliyor gibiydi. Binlerce vahşi uyumlu bir şekilde böğürüyor, aniden hayret nidaları atıyor, bir anda zafer uğultuları yükseltiyorlardı. Arada bir dağınık ve küçük gruplar halinde çeşitli homurdanmalar birbirlerini bastırmaya çalışıyor, hemen ardından tekrar eski, korkunç düzenlerini bulup uğulduyorlardı. Ürkütücü seslerin geldiği yöne doğru çekilmemin tek sebebi; o anda evine bir hırsızın girip girmediğini merak eden yarı uyanık adamın odaları kontrol etmesindeki tuhaflıkla aynıydı.

Koridor çıkışından dışarıyı izlemeye başlamıştım. Gördüğüm tek sevimli şey yıkık maraton tribünün enkazı olmalıydı. Diğer üç tribün neredeyse tamamıyla dolu ve şuuru olmayan yeni nesil tiplerden oluşuyordu. İçinde doğdukları gerçekliğin doğal yaşam alanları olduğuna inanan ruh hastalarıydılar resmen. Genelde bu gecelerde saldırganca eğlenip, birbirlerini tehdit ederler, gecenin sonunda ise yaklaşık bir düzinesi meyve gibi doğranmış olurdu. Kafamı kaldırmayı her ne kadar arzu etmesem de gökyüzündeki olası bir hareketliliği yeterince erken fark etmeyi isteyeceğim için bunu yapıyor, tribünlerin yukarılarına doğru gözlerimi kaydırıyordum. Yaklaşık iki yüz metre tepemizde havada asılı duran, terk edilmiş uzaylı araçları -nasıl asılı kaldıklarını kimse anlamış değil- ilk günkü gibi duruyordu. Felaket tablosu gibiydiler. Gökyüzü korkunç ve devasa bir ameliyathaneyi andırıyordu. Bakmayı istemezdiniz ya da bakmayı tercih etseniz bile psikolojik olarak batikon, tentürdiyot ve kan kokusunu genzinizde hisseder gibi olurdunuz. Sevdiklerimizi, ailelerimizi, yaşadığımız şehirleri, çocuklarımızın oynadığı oyun parklarını, anılarımızı elimizden alan silahlardı onlar. Sanki asla unutmamamız için orada bırakılmışlardı. Buruk, acı veren bir mide bulantısının baş ağrısına dönüşmesi gibiydi.

Bir an kısa bir sessizlik oluşmuştu ki, ardından gelen keyif çığlıkları sessizliğin yerini hemen devralarak, tribünleri dürtükleyip ön sıralara doğru abanmasını sağlamıştı. Stadın ortasındaki dev kafeste iki koyun bir kaplanı boğuyordu. Bunun anlamı ise; 1’e 18 ganyan demekti. Bu görüntüyü otuz beş sene önce görmüş olsaydım delirdiğime inanır ya da içkime kafa yapıcı kimyasallardan katıldığını düşünüp kusmaya koşardım. Hasat felaketinden birkaç yıl önce yapılan hayvancılık sektöründeki devriminin sonucuydu bu. Hayvanların hızlı bir şekilde üreyip, anormal şekilde hacimlenmesini sağlayan hormon takviyeleri onları bir süre sonra zapt edilemez derecede vahşileştirip etoburlaştırmıştı. Bu öylesine bir hal almıştı ki, çok kısa zaman içinde gezegendeki tüm hayvanlara nüfuz etmiş, birkaç kuşak içinde öğütücü dişler yerini kesici ve köpek dişlerine bırakmıştı. Hayvanlar çıldırmış bir şekilde insanlara saldırıyor ve asla kontrol edilemiyorlardı. Bunun üzerine belirli tatlı su kaynaklarının haricindeki tüm su kaynaklarının zehirlenmesi yönünde ortaklaşa karar alınmıştı. Bizim sonumuzun başlangıcı olmuştu resmen; istila, hasat, kıyamet…

Kaplanının kafeste iki parçaya ayrılmasına tahammül edemeyen Vladimir denen herif sinirden pancar gibi kızarmış, dövüş sırasında hayvanını tetiklemek için kullandığı tesisat borusuyla kafesin tellerine çıldırmış gibi girişiyordu. Ben olsam ben de delirirdim kesinlikle. Bu ona neredeyse yarım ambar tahıla ve bir konteyner oduna mal olacaktı. Kabul edilen bahis hacmi içinde sürpriz sonuca oynamayı tercih eden şanslı kişiler için ise bu en azından üç haftalık yan gelip yatma fırsatıydı. Irgatlık yapmadan ve tekinsiz, hayvanların olduğu ormanlarda yakacak odun ve yaban mantarı toplamak zorunda olmadan geçirecekleri birkaç hafta onlar için gerçek zenginlik demekti. Gezegende hayatta kalmaya çalışan yaklaşık yüz bin kişinin hala bir şekilde şanslarını denemeleri ve tepesindeki uzaylı araçlarına rağmen kayıtsız kalıp eğlence uydurmasına çoğu zaman inanamıyor, kendimi de bunun merkezine çekilirken buluyor, tüm bu karmaşanın şaşkınlığıyla sürüklendiğimi hissediyordum.

Koridordaki bahis hakemi “Hazırsanız tartıya geçin!” diyerek, beni ve Leroy denilen züppeyi uyardı. Sıradaki dövüş ikimizindi. Berbat bir kura çekimi sonrası Leroy’un yenilmez atına karşılık, bir deste kadar tavşanla ayakta kalmaya çalışacaktım. En azından yirmi dakika idare edebilirsem benim için karlı bir iş olacaktı, ama hiç umudum yoktu açıkçası. Leroy’un atı, hayatım boyunca gördüğüm en iri attan en az bir buçuk kat daha cüsseli, inanılmaz derecede atik ve tam bir katil ruhluydu. Son kırk karşılaşmayı kazanmasının yanı sıra yarıdan çoğunu dört dakikanın altında sonlandırmıştı. Umutsuzluğumu yinelemek için tekerlekli kafesindeki atı tekrar görmek istemiş olmalıydım ki gözüm o yana doğru kaydı. Yarım metre uzunluğunda bir ağız, testereden daha keskin dişler, sanki şeytandan ödünç alınmış gözler, patlayacak derecede yoğun kaslar, yok etmek için sabırsızlandığını ilan eden derin hırıltılar… Ardından sol yanımda duran, beyaz eşya kolisi büyüklüğündeki kafesime baktım. İçinde on tane tavşan vardı. En büyük dişleri serçe parmağımın boyunu geçmeyen cinsten. On beş metre sağımda, neredeyse kafesinin tellerini yemeye başlayacak olan Leroy’un atı varken, hemen solumda birbirini koklayan on küçük tavşan vardı. Milyarlarca insan arasında hayatta kalabilmiş olmam, kullanmış olduğum son şansımdı anlaşılan. Daha büyük hayvanları yakalayabilmem için daha büyük risklere girmem gerekirdi ve bu gece kendi konforumun cezasını çekmeme ramak kalmıştı.

Bahis hakeminin emriyle adamlar kafesleri tartıya çekmişti. Garanti bahis seven tipler Leroy için tezahüratlara başlamıştı bile. Düşünmesi dramatik olsa da en azından birkaç kişinin adımı haykırmasını dilerdim. İlk olarak altı tavşanla başlayıp dördünün yedek bırakılması teklif edildi kurula, ama bahis hesaplamasında favori çok ağır bastığı için tamamının kafeste olması gerektiğine karar kıldılar. Buna rağmen Leroy’un atı 40’a 41 veriyordu. Benimkilere ise 1’e 300. Eğer yirmi dakikanın sonunda en az bir tavşanım ayakta kalırsa 1’e 15 ganyanla çok iyi bir başarı yakalamış olacaktım. Yarım saat içerisinde bahisleri kapatmışlardı ve o arada kendi galibiyetim için dört çuval bakliyat basmak zorunda kalmıştım -ki zaten bu mecburi alınan asgari giriş bahsiydi.

Stadın ortasındaki kafesin iki ucundan küçük kafesler dayandırılmış, zil sesiyle birlikte kapıları açılırken, kalabalık sakin bir hava içinde olağan sıkıcı karşılaşmayı izlemeye koyulmuştu. Tavşanlar sağa sola dağılırken, at onları kıstırıp teker teker yutmaya başlamıştı. Sadece iki dakika içinde üç tavşanım kalmıştı. Şaka gibi! Çiğnemeye bile tenezzül etmeden direkt öğütmek için midesine yollamıştı onları. Kalan on sekiz dakikada üç tavşandan sadece birinin hayatta kalmasını istiyordum. Sadece birinin! Tribünler eğlenmeye başlamıştı. Aralarında gülüp şakalaşıyorlar, birbirlerine karşı ellerini ağızlarına götürüp karınlarına doğru indirirken tavşanlarımla ve benimle dalga geçiyorlardı. İşin kötüsü dört çuval erzaktan da olmuştum.

Başımı öne eğmiş kara kara düşünürken, tribünlerde daha önce rastlamadığım, kulakları sağır edercesine bir coşkunun alevlenmesiyle irkilmiştim. Ne olduğunu anlayamadan herkes adımı gırtlakları yırtılırcasına haykırıyordu: Memo, Memo, Memo! Bahis kurulunun önünde Leroy çıldırmış bir haldeyken, onlarca bahisçi hakemlere saldırmaya çalışıyordu. O arada birden kafesin tellerine doğru yapıştım ve gözlerime inanamadım. Leroy’un mahşer gününden fırlamış atının yerde kanlar içinde yığıldığını, yuttuğu tavşanlarımın midesini kemirerek çıktığını ve hala can çekişen atı kemirmeye devam ettiklerini büyük bir korkuyla izliyordum.

 

Etiketler

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Üzgünüz - Yoruma Kapalı

Kategoriler

Ziyaretçiler

Bugün: 3
Bu hafta: 189
Toplam: 50051

HİLE – Bölüm – 1

KUTU – Bölüm – 1

Voidrunner