Türk – Zeynep Okçu

Aşağı Belvedere Sarayı’nın barok mimarisi etkisindeki, geniş tavanlı Kış Sarayı’nda konuklar için hazırlanmış kırmızı kadife kaplamalı koltuğunda huzursuzca kıpırdandı Nilgün. Gözleri, duvarlardaki freskler ve rölyeflere dalıp giderken heykellere de uğruyordu. Beklediği kişi henüz ortada görünmediğinden dikkati bazen kapıya kayıyor ve Münadi’yi dinleyemiyordu. Salondaki seçkin tabakadan Viyana’nın yerli ve yabancıları defalarca bayrak kaldırmış fakat henüz mezata kurban vermemişti biriciğini. En doğru zamanı bekliyordu.
Nihayet! Avukatı göründü ve son teklif ile sessizliğe bürünen kalabalıktan istifade edip bayrağını kaldırdı. Kısa bir zaman sonra Münadi, Almanca yüksek sesiyle ilan etti “sattım” diyerek.
Büyük Phieladelphia Yangını’nda bağışlandığı müzede yanıp, geriye küllerinin bile kalmadığı sanılan tarihin en büyük icadı olan Türk’ü saplantı haline getiren Nilgün, onun yok olmadığı ve Avusturya’da bulunduğu istihbaratına çok güvenilir kaynaklardan ulaşmış, daha da güzeli müzayede ile satışa sunulduğunu öğrenmişti. İcat edildiği dönemde bin bir türlü sansasyonel haberler ile kah karalanmış, kah göklere çıkarılmıştı. Fakat Nilgün için gizemi hâlâ çözülemeyen, türlü mücevherlerden bile kıymetli nadide bir parçaydı. Napolyon’u mat eden, Poe’ya methiyeler dizdiren bu hazine, kendi tabirince “hâlâ hayatta” ise ona bir şans daha verilmeliydi.
İstanbul’un en gözde bilgisayar ve yapay zekâ şirketinin başında, babasından kalan mirası devam ettiren Nilgün, aynı zamanda Türkiye’nin bir elin parmağını geçmeyen robotik dâhilerindendi. Son yıllarda tüm enerjisini Türk’e harcamış ve nihayet yıldızına ulaşmıştı.
Avukatı Yücel’i anlamayan ve sorgulayan gözleri, itiraz eden bedeni ile tüm prosedürü halletmesi için salonda bırakıp, eşyalarını toparlamak üzere oteline döndü. Akşamki İstanbul uçuşunu kaçırmak istemiyordu.
Dış hatlara giden yolcu kapısında beklerken Yücel’in asık suratından dökülen ruhsuz selam ile şımarık bir çocuk gibi gülümsedi Nilgün. Yücel bir ton hesap biriktirmişti kafasında. Fakat Nilgün konuşmasına fırsat tanımadı bile.
Uçakta koltuklarına oturdukları zaman “Koca bir serveti paslı tenekeye yatırdığının farkında mısın? Seni anlamakta o kadar zorlanıyorum ki!..” dedi Yücel, yakaladığı fırsatı asgari kelimelerle anlatmaya çalışırken.
Nilgün sol elini sinek kovalar gibi sallayıp susturdu Yücel’i. “Ah Yücel… Biraz uyumak istiyorum kapa çeneni!”
İstanbul’a kadar tek kelime etmeden geçen uçuşu, sözde uyku ile tamamladı Nilgün. Kendi kurduğu rüya âleminde, düşündüğü Türk’ten başkası değildi aslında. Üzerinde kullanacağı işlemciler, mekanik parçalar, programlar vesaire, başkanlığını yürüttüğü yapay zekâ laboratuarında hepsi dünden hazırlanmıştı. Geriye sağ salim oraya ulaşıp Türk’ü beklemek kalmıştı. Yücel bin bir güçlükle ünlü kargo şirketlerinden birini ayarlamıştı, en erken bir hafta sonra aralarına katılabilmesi için.
Taksi beklerken Yücel’e küçümseyerek bir bakış attı Nilgün. “Paslı tenekeymiş, hah!”
Dişlerin arasından fısıldanan kelimeleri anlamayan Yücel “Bir şey mi dedin?” diye sorunca katılarak güldü Nilgün.
…Sonunda! Beklenen eşsiz misafir yeni evine gelmişti. Tüm ekip seferber olmuştu kargo paketi açılırken. Açıldığında her kafadan ayrı tepkiler yükselmişti. Kimi hayranlıkla izliyor, kimi de hayal kırıklıklarını toplamaya tenezzül etmiyordu. Nilgün alkış fırtınası kopardıktan sonra, sanki sırça bir sanat eserine dokunurmuş gibi parmaklarını uzatıp geri çekiyordu. Tüm cesaretini toplayıp titreyen ellerini Türk ile buluşturdu.
İmparatoriçe Maria Theresa için zamanın ünlü mekanikçisi Kempelen tarafından yapılan Türk; genişçe ahşap bir masaya monte edilmiş sarıklı, bıyıklı ve kaftanlı bir Türk figüründen oluşmaktaydı. Galiba Yücel haksız sayılmazdı, epey paslanmıştı çünkü. Kurma kolunu zor çevirdi Nilgün, çıkan gıcırtı sesi kulağını tırmalamış, dişlerini kamaştırmıştı. Umudunu yitirmeyip üstüne yenilerini ekleyerek ellerini çırptı.
“Evet, arkadaşlar onu temizleyip yeniden işlevselleştirmek ilk işimiz! Daha ne bekliyoruz?”
Asistanları masanın köşelerinden tutup ivedilikle başka bir odaya götürdüler Türk’ü.
Birkaç gün içerisinde temizlenmiş, boyanmış, hatta simasına makyaj yapılıp farklı bir imaja büründürülmüş ve mekanik aksamı bakımdan geçirilerek, Nilgün’ün karşısına, yepyeni Türk olarak çıkarılmıştı. Başta biraz kızsa da boyalarla sinekkaydı kurbanı olan pala bıyıkların yokluğu hiç de fena olmamıştı.
Yücel laboratuarın en dış kapısının önünde küçük çaplı arbede çıkarıyordu. “Onu görmem gerekiyor, neden anlamıyorsunuz?”
“Bakın Yücel Bey, siz de bizi anlamıyorsunuz. Nilgün Hanım içeriye kimsenin alınmaması konusunda kesin emir verdi.” diye bir kez daha Yücel’i postalamak istedi asistan. Fakat bıkmadan usanmadan her gün gelip geri çevrilen Yücel, bu kez kararlıydı. Nilgün kendini laboratuara hapsedeli, tam on gün olmuştu.
“Sadece iyi olup olmadığına bakıp hemen gideceğim.”
Yücel asistanın bir anlık boşluğundan istifade ederek, şifresini bildiği kapının giriş paneline uzandı ve bir çırpıda rakamları yazıp, açılan kapıdan içeriye daldı. Asistanın arkasından bağırmasına aldırmadan Nilgün’ün çalıştığı bölüme koştu. Gördüğü manzara karşısında neredeyse dilini yutacaktı.
Genç kadın, satranç otomatının masasının karşısına sandalyesini çekip oturmuş, kolları masaya gömülmüş ve bir eliyle o pas yığının sözde elini tutuyordu. Öksürüp onu içine düştüğü girdaptan çıkarmasaydı, burada olduğunu bile anlamayacaktı.
Nilgün’ün güzel gözleri mor halkalarla çevrilmiş,  bakımlı ve parlak saçları karmakarışık görünüyordu. Üzerindeki beyaz önlük kirli sarı renge dönüşmüş, kısacası o insanlıktan çıkmıştı.
Yücel’in öksürüğü ile birlikte başını tam kaldırmadan ona döndü ve güçlükle gülümsedi, gözlerinin içindeki kızarıklık az bir zaman önce ağladığını ele veriyordu.
“Ah, Yücel! Sen miydin? Gel otur, hadi.”
Hâlâ o makinenin elini bırakmamıştı. “Ben de tam ne düşünüyordum biliyor musun? Üzerini silikon ve mikro fiber doku ile kaplayıp, vücut ısısını da aynı seviyede tutacak bir reseptör yerleştirmeliyim ki böylece elleri soğuk olmasın.”
Neşeli bir çocuk gibi ayağa kalktı ve Türk’ün kurma kolunu çevirdi.
“Orijinalliğini bozmak istemedim.” Bir insanın dikkat kesilmedikçe duyamayacağı fan sesi gelmeye başladı. “İşlemci kusursuz! Sadece mekanik aksamına bir takım elektrik devrelerini entegre etmekte zorlanıyorum. Fakat eskisinden daha iyi satranç oynadığını söyleyebilirim. Binlerce komut yazdım.”
Birden heyecanı arttı Nilgün’ün ve Yücel’i uyardı duruşu ile. İşaret parmağını dudaklarına götürdü. O sırada makinadan gür bir ses yükseldi.
“Merhaba Nilgün, seni yeniden görmek çok güzel…” Optik sinir ağları ile güçlendirilmiş gözlerini kırpıştırdı, tıpkı insan gibi ve dudaklarını aralayıp gülümsedi.
“Onu bu masadan kaldırmayı düşünüyorum Yücel. Bacakları olmalı ve yürüyebilmeli.” Türk’ün arkasına geçip omuzlarına dokundu. “Hatta dans edebilmeli.”
Yücel’in sinirleri iyice gerilmişti.
“O benim bildiğim bir satranç otomatı fakat sen… Sen ne yapmaya çalışıyorsun Nilgün? Âşk otomatı mı? Çıldırmışsın galiba?..”
Yücel gittikten sonra yaklaşık bir ayı daha laboratuarda geçiren Nilgün, günlerce düşünüp ne yapmaya çalıştığına anlam veremedi sonunda. Saplantı haline getirdiği Türk sevdası sağlığının bozulmasına ve ekonomik kayıplarına mal olmuştu. Hatta her fırsatta âşkını sunan Yücel’i de kaybetmişti. O gece bir karar verdi ve Türk’e yaptığı bazı değişiklikleri iptal etti.
Bir hafta sonra ana haber bültenlerinde kısa bir haber olarak şunlar yayınlandı:
“Başarılı bilim insanlarımızdan Profesör Doktor Nilgün Demirel, Avusturya’da bir açık arttırma sırasında satın aldığı tarihi eser ve mühendislik dehası satranç otomatı Türk’ü yeniden çalıştırmayı başardı. Türk’ü, Özgen Berkol Doğan Bilimkurgu Kütüphanesine bağışladı.”
…Keşke!

Etiketler

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Üzgünüz - Yoruma Kapalı

Kategoriler

Ziyaretçiler

Bugün: 29
Bu hafta: 60
Toplam: 51697

HİLE – Bölüm – 1

KUTU – Bölüm – 1

Voidrunner