Fetihlerin Fatihi – Zeynep Okçu

fetihlerin fatihi

4.Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Kısa Öykü Yarışması

Kutlu Sultan II.Mehmed, titanyum ile güçlendirilmiş yüksek surların önünde durdu.
Üst üste binmiş altın plakalardan mütevellit zırh ile kuşatılan atının gemini avuçlarında sımsıkı tuttu. İki kaşının arasındaki nöro-sinaptik noktadan süzülen mavi ışık, atın alnındaki reseptöre ulaştığında metalik kişneme sesini takiben toynaklarından alevler püskürterek şahlandı at.
“Ya ben şehri alırım, ya da şehir beni!”

6 Nisan 1453

Altın boynuzdan Marmara İç Denizi’ ne kadar kuşattı şehri. İlk top atışları ve çatışmalar başladı sonrasında. Konstantiniyye’nin kuzeybatı tarafında kalan surlara, yüksek ısıya kadar çıkabilen lav dehenleri sayesinde az da olsa zayiat verildi.
11 Nisan 1453

Civar adaların bir kısmı ele geçirildi, donanma vakit kaybetmeden diğer adalara yöneldi. Polimeraz zincir reaksiyonu ile klonlanan yenilmez ordunun fabrikaları ve DNA kuluçkalarına kaynak sağlamaktan başka işe yaramadığı düşünülen esir kadınların ikame edildiği adalar bir an evvel zapt edilip esirlere hürriyetleri verilmez ve emniyete alınmazsa ordunun muzaffer olma hayali boğazın derinliklerine batabilirdi.

12 Nisan 1453
Donanma, altın boynuzu koruyan süpersonik hızlı gemilere saldırdı. Hız, sağlamlık ve cephane bakımından üstünlüğü elinde tutan insansız gemiler, saldırıları geri püskürttü ve Osmanlı’nın güneş tribünlü kadırgalarını batırdılar. Bunun üzerine sultan Mehmed, ilk büyük saldırı emrini verdi. Batan kadırgalarla birlikte umutları da sulara gömülmekte olan askerler, sultanın yüreklendirmesi ile yeniden taarruza geçtiler. Ne yazık ki düşmanın insan DNA’sından klonlanmış mekanik askerleri saldırıyı geri püskürtmekte gecikmedi.
Hava şartları kötüye gidiyordu ve yoğun bulutlu kasvetli gökyüzü, askerleri olumsuz etkiliyordu. Batan kadırgalar, bastırılan saldırılar ve sayıca eksilmeyen, gücü tükenmeyen, öldürülemeyen düşmanlar derken ordu bozguna uğratılmışcasına dağılmaya başladı.
Ertesi gün kuşatmalara rağmen alınamayan adalardan ve destekçi konsey ülkelerinden yardım birlikleri geldi, dört büyük zırhlı gemi ile. Sultan ne pahasına olursa olsun o gemilerin şehre ulaşmaması hususunda kesin buyruk bildirdi. Ne yazık, gemilerden ateşlenen nötron torpilleri Osmanlı donanmasını ve askerleri boğazın karanlık sularına gömdü.
Olanları öğrenen Mehmed Han, koruyucu zırhlarını giymiş yeniçerileri ile birlikte limana ulaştı. Cansız metal askerlerle elinden geldiğince çarpıştı ve konseye bağlı şehrin imparatorundan gelen mesaj ile geri çekilmek şöyle dursun, ordusunu güçlendirmek ve günlerdir zihninde oluşturduğu fikirleri hayata geçirmek üzere seraskerlerini topladı. Boğazdaki bütün gemileri batırılmış ve gemilerin hareketinden sorumlu nöron iletici askerleri de öldürülmüştü. Surlarda çarpışan ordunun üzerine sıvı nitrojen dökülüp tırmanmalarına mani olunmuştu.

22 Nisan 1453

Sabahın erken saatlerinde; Altın Haç konseyinin üyesi olan, Bizans şehri Konstantiniyye’deki herkes şaşkınlıkla açtı gözlerini.
Sultanın kadırgaları boğazın sularında göründü!
Yıldırım kafesleri ile kapatılan boğazdaki bütün kadırgalar batırıldığından ve surlara askerleri yanaştırılmadığından zafer kazandığını düşünen Bizans hüsrana uğradı, Osmanlı sancaklı kadırgaları görünce.
Deniz yolu ile boğaza ulaşamayan Mehmed Han, kadırgaları tabanlarına ve geçiş yoluna döşettiği neodyum mıknatıslı plakalar üzerinden indirdi Haliç’e.
Deniz savunmasına yoğunlaşan Bizans, kara savunmasını zayıflattı. Tam da bu sırada Sultan, dostu Macar mühendis Urban’a tasarlattığı ve Şahi adını verdiği devasa lazer topunu sürdü surlara.

29 Mayıs 1453

Hem karada hem denizde cesareti ve zekası ile çetin savaş veren sultan Mehmed Han, sabaha karşı birliklerini toplayıp, şahi sayesinde surlarda açılan büyük gedikten şehre girdi nihayet. Cansız askerlerin arkasına sığınan bir avuç insan ve imparator çatışma sırasında mağlup edildi.
Sultan şehri teslim alınca herkesin duyup görebileceği şekilde meydana kurulan platform üzerinde konuşma yaptı. Soylular ve din adamlarına dokunulmayacağının, isteyenin istediği şekilde ibadet ve hayatına devam edebileceğinin teminatını verdi. Esir kamplarında kaynak için tutulan köleleri azat etti.
Konseyin zulmü ve acımasız kanunlarından kurtulan halk yeniden özgürlük ve barışı tatmanın huzuruna kavuştu.
Sultan Mehmed, insan ruhunun kutsiyeti ve ‘teknoloji ancak insan içindir’ inancına verdiği ehemmiyetten dolayı cansız askerleri görev dışı bırakıp yazılımlarını sildirdi ve hepsini meydanda toplayıp halkın önünde imha etti. DNA klonlama laboratuvarlarını ve fabrikaları kapattırdı.
Baştan ayağa teneke yığınına dönüştürülen şehirde dokunulmadan kalabilmiş Ayasofya’yı titizlikle restore ettirip mahzenlerde bulunan emanetleri gün yüzüne çıkardı. Altın Haç konseyinin bu denli güçlü ve gelişmesine sebep olan Hz. Süleyman’ın yazıtlarını buldu.
Hz. Süleyman’ın ilmini ve teknolojisini kullanarak şehri refah yaşanılacak seviyeye getirdi, ordusunu güçlendirdi ve Konstantiniyye’nin fethi ile batıya bir kapı açıp Altın Haç’ın kalbine doğru seferlere çıktı.
Gittiği her yerde gördüğü manzara karşısında dehşete düşüyordu. Şehirlerde gökyüzüne uzanan metal binalar, makinelerin içine sıkıştırılıp yaşamaya zorlanan ruhsuz insanlar ve hayvanlar, genetik yapısı bozulmuş laboratuvarlarda üretilen gıdalar ve yıllardır ekilip biçilmediği için çölleşmeye terk edilmiş çorak arazilerle karşılaşıyordu.
Fethettiği şehirlere yeniden nizam getirerek yaşayan insanların sağlık ve güvenlik seviyesini arttırıp arazileri ıslah ettirdi. Fetihlere doymayan Sultan’a ‘Fatih’ ismi verildi.
Konsey ülkelerinin hayatta kalan üyeleri Fatih’in zaferlerinden sonra yapılan anlaşmalarla İtalya’nın batısında küçük bir yerleşim birimi kurdular.
Donanmasını ve ordusunu güçlendiren Fatih Sultan Mehmed Han, yeni seferlere çıkmak üzere Avrupa sınırlarını aşıp deniz aşırı yolculuklara açtı kadırgalarının tribünlerini. Atlantik Okyanusu’nu geçince nihayet karaya ulaştı.
Köhnemiş saltanat içinde sefa süren Altın Haç konseyi, yaşadıkları dünyanın yalnızca Avrupa’dan ibaret olduğunu düşünürken neyse ki bu toprakları işgal edip sömürmeye fırsat bulamamışlardı. Zengin bitki örtüsü talan edilmemiş, temiz havası kirletilmemiş, kadim tarihinden bu yana değerleri ve kültürü ile özgün bir kavimin evi olmuştu.
Fatih karaya ayak bastığında; kehanetlerine göre tam da o yıllarda yeniden ortaya çıkması beklenen Tanrıları Kukul-Kan’ın geldiğini düşünen yerli halk tarafından coşku ile karşılandı. Uzun sakalı, altın zırhı ile yılan Tanrı Kukul-Kan’ın yersel suretine benzetilen sultanı tapınaklarını onurlandırması için şölenler eşliğinde ilahi yürüyüş kortejinin başına geçirdiler.
Oldukça yüksek ve basamaklı taş piramitleri hayranlıkla temaşa etti sultan. Geldiği topraklarda da birçok yerde benzer piramitlerin bulunması ve anladıkları kadarıyla kendilerine Aztlan diyen kavimin eski Türk boylarından Kimmerlere benzemesi ile derin düşüncelere daldı.
Şölen sırasında ikram edilen kırmızı sulu ve hafif mayhoş meyve ile memnuniyeti arttı. Halk, onun beğendiğini anlayınca ‘tomoti’ dedikleri meyveden daha fazla servis etti.
Uzunca bir zaman Aslan ‘Aztlan’ ülkesinde kalan sultan şölen sonunda aldığı kararları yürürlüğe koymak üzere misafirperver kavim ile vedalaşıp bir tek askerini bile ardında koymadan, onları kirlenmemiş dünyaları ile yaşamaya devam etmeleri için tekrar doğuya ve payitahtına dönmüştür.

Etiketler

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Sorry - Comments are closed

Ziyaretçiler

Bugün: 78
Bu hafta: 284
Toplam: 18697

HİLE – Bölüm – 1

KUTU – Bölüm – 1

Voidrunner

Kategoriler