Epimetheus’un Daimi Macerası – Selçuk Gökhan Kalkanoğlu

epimetheus_3
3.Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Kısa Öykü Yarışması Birincisi – Epimetheus’un Daimi Macerası – Selçuk Gökhan Kalkanoğlu
“Ne kadar oldu?” HavDem’in gemi lombozundan uzayın umuttan ırak boşluğuna bakarken düşündüğü şey buydu; “Yola çıkalı, buralara kadar savrulalı ne kadar oldu?” Zihninin hafızası güçlü sektörü hemen cevapladı onu: “Bin yıl…” Tam bin yıldır bu salt karanlık manzaraya bakıyordu.
Bakışlarını masanın üzerine çektiğinde, kaçınılmaz olarak geçmişini düşündü. Oraya -hem geçmişine, hem de o geçmişi andığı sunağına- türlü türlü şeyler saçılmıştı. Sert bıçaklar; yumuşacık oyuncaklar; bürokrasinin derinliğinden fışkırmış kağıt yığınları; hayallerin rengarenk sularında yıkanmış resim çalışmaları… Onu o yapan hemen her şey bu masadaydı.
“Böylesi büyük mesafeler arasında yolculuk ederken, geçmişe ötelenen şeylerin bu kadar önemsiz görünmesi… Uzay’ın vakumu, insanlığın ruhunu da sönümleyebilir mi?” Boş salonda yankılandı sesi. Yalnızdı, geçen bin yılda da olduğu gibi… Sadece zihnindeki kasvet dolu düşünceleri ve arada sırada kulaklarına çalınan kendi sözleri… “Buhrana kapılmak için daha ne kadarı gerekir ki?..” Ve söylenmeye devam etti: “Pılımızı pırtımızı toplayıp bu yola çıkarken yanımızda kendimiz ve kalp kırıklıklarımız dışında başka bir şey getirdik mi peki?”
Zamanın hezeyanları ile parça parça olmuş, rengi solmuş ellerini masadakiler üzerinde gezdirdi. Parmakları, kulağı yanmış pembe ayıcığın yaralarına dokunduğunda irkilerek çekildi. Ve aniden, çelik bıçaklardan birisini boğarcasına yakalayıverdi. “BUNU GURURUMUZA YEDİREMİYORUZ!” Bağırışı tüm salonu inletmişti. “Sadece bu kadar basit bir deneyin bütün bu boşluğu kasvetle, salt kederle doldurabilmesi… Ufacık bir hatamızda başımıza tüm bunların, BUNLARIN GELMESİ!..”
HavDem, kendisini sakinleşmeye zorladı. Geçmişteki hatalara akılla yaklaşmak ve onları analiz ederken sorunları bir ders olarak algılamak, insanın yapabileceği en doğru hareketti. O da böylece uzayın her türlü düşünceyi ve potansiyeli kucaklayan boşluğuna döndü. Düşündü. İnsan kültüründe ve evreni algılayış şeklinde devrim yaratan o yaklaşımı düşündü. Yeni teknolojilerinin getirdiği derin kavrayışı… Artık, kapalı bir sistemi bütünüyle anlayabiliyorlardı. Yapılması gerekenler çok basitti: O ufacık fanuslara cihazı yerleştirmek; atomların hareketlerinin bütünüyle analiz edilmesini beklemek; ve insanlığa gizil kalmış bu okült dili, tercümesinden öğrenmekti. Neredeyse tüm işi cihaz halledecekti. “Zamanın bütün akışını kitaplaştırmak gibi; tarihin bilimi ve geleceğin tüm olası kehanetleri!.. Kulağımıza ne kadar da harika geliyordu, değil mi?”
Hüznün sisleri ardından özlemin mercekleriyle baktı o döneme HavDem. Evet, bu buluş tüm insanlığı heyecanlandırmış, daha fazlası için araştırmaya zorlamıştı. “Biz sadece küçük evrenleri keşfetmek istemiştik. Tüm parçacıkların anlık durumlarını bilecek, böylece hem geleceğini hem de geçmişini, bütün manasıyla kavrayabilecektik. Bu tekniği bir üst boyuta, tüm gezegene uyarladığımızda, vadettiği bütün o gücün elimizde patlayacağını nasıl bilebilirdik? Dünya’nın bize yüz yıllardır kusmakta olduğu sözlerinin nefretle şişirildiğini, onları şimdi dinlemenin bizi sürgüne sürükleyeceğini…” Cihazın Dünya üzerinde kullanılması projesi ne yazık ki başarılı olmuştu. Ve insanlık, yaşlı Gaia’nın onlara artık açık olan cümlelerinde kini, garazı, yılgın bir çığlığı okumuştu. Kazdıkları tüm madenler, bozdukları ekosistemler, düşüncesizce sömürdükleri enerjiler; bütün katliamlar, yok edilen türler, sistemin olağan felaketlerinin bile ötesine geçen kıyametler… Gaia daha fazla dayanamayacaktı; ya insanlığı kusacak ya da onu lavdan dişleri, zehirli nefesi, çorak rüzgarları arasında tarumar edecekti. Nihayetinde, kaçınılmaz sürgün gerçekleşti.
“O musibetle dönen gezegende kalsaydık daha mı iyiydi? Gerçii… Cihazı çalıştırmayıp tüm bunların gerçekleşeceğini önceden bilmeseydik, ne değişecekti?”
Bakışları lombozun ötesine odaklandı, bu yekpare karanlığın derinlerindeki eski, naif hayatlarını andı. Peki, hiç bir şey değişmeseydi, tüm bunlar belirlenimle gerçekleşmeseydi nasıl olurdu? “Ahhh! Kavurucu güneşi; her şeyi saran daimi sisi özledim. Hatta bu dandik geminin aksine,
depremle olsa da sürekli sallanan zemini bile… Çürük de olsa, en azından bir canlılık vardı o gezegende.” Kaybettiklerini düşündükçe kalbi yanmaya, beyni azapla cızırdamaya başladı.
HavDem, bütün bu sıla hasretine tek bir insanın yaşayabileceğinden bin bir kat daha şiddetle maruz kalıyordu. İnsanlığın buluşlarıyla şekillenen bir kafa yapısının, çokluğu ve karmaşıklığı teke indirgeyerek açıklama çağının çocuğuydu o. Dondurulanlara yolculuk boyunca bekçilik etmesi için yaratılan, alacağı kararlara olan güvenlerini ancak ve ancak herkesi temsil etmesiyle sağlayan bir yapay zeka. Yapay beynini taşıyan bütün diğer yapay organlarıyla… Dünya’dan kaçabilen herkesin, her yaştan, cinsiyetten ve coğrafyadan insanın zihinleri toplanmış, ona aktarılmıştı. Böylece bu bin yıllık yolculukta aldığı her karar, yaptığı her şey ve hissettiği her duygu sadece ve sadece insanlık adına olacaktı. Adil ve onurlu insanlığa da ancak böylesi yakışırdı.
Gözlerini lombozdan kopartıp, zihnindeki binlerce ve binlerce hayatla birlikte döndürdü başını HavDem. Hemen arka odadaki temsillerine, asıllarına, sahiplerine ve kölelerine baktı. Dondurulmuş, kendisini insanın ortak aklının inayetine sunmuş bunca yaşam… Kendisine yeni bir gezegen, umut ve beden arayan.
İnsanlık, en derin arzularının nihayetine çok yaklaşmıştı. Zaten gemi de, HavDem’in az önceki yakınmalarını duymuşçasına, sarsılarak iniş pozisyonu almaya başlamıştı. Lombozun açıldığı kara hiçlikten, tüm haşmetiyle masmavi bir gezegen içeriye sızdı aniden. Bulutlar, yumuşak görünüşleriyle geminin yorgun gövdesini dinlenmeye davet ediyor; atmosferin dışına kadar uzanan tek tük zirveler de karanlığa meydan okuyordu. Bu gezegende aydınlık vardı. Ve de umut.
İnsanlığın taşıdığı bu son umut, kısa süre sonra yeni yuvasına inişini başarıyla gerçekleştirmişti. Geminin hava kilidi, ana kapıyla birlikte açıldı ve HavDem’in yapay ciğerleri ilk defa bayat hava dışında bir şeyle çalıştı. Bir sürü çiçeğin kokusu, toprağın mayhoşluğu, hafif rüzgarın uğultusu… Her şey, beklendiği üzere, çok hoştu.
Ve HavDem, bir gezegene ilk adımını attı. Ayakları altındaki toprağın ezilmesinin tadına vardı, parmaklarıyla dokunduğu çiçeklerin ondan sakınırcasına salınmasına bayıldı. Ellerindeki teri tokalaşırcasına kurutan rüzgaraysa en kutlu gülümsemesiyle baktı. Bir ovaya inmişti. Verimli bir ovanın tam ortasına… Bakışlarıyla ufku şöyle bir taradı. O atmosfer delen dağlardan bir tanesi çok uzaklarda olsa da ulaşılabilir alandaydı.
“Hıımm…” diye sesli düşünmeye başladı HavDem. “Şuradaki zirveler ne kadar da güneşli. Enerji panellerinin verimi çok yüksek olacak gibi. Buradaki göl de bir hayli berrak, içinde balıklar da var galiba? Tavadaki cızırtıları bile karnımızı doyuracak. Şu tuhaf ağaçsı şeyleri kaldırıp oradan kanal açtığımızda da tarıma başlarız, kısa sürede yeni şehrimizi kurarız.”
İnsanlığın bu yegane temsilcisinin ağzından çıkan sözler, kulağına uygarlaşmanın müjdesi gibi geliyordu; sözlerini oluşturan titreşimler, bu yeni gezegenin atmosferini derin bir huzursuzluğu tetiklemek üzere okşuyordu.
                                                                       Son

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Sorry - Comments are closed

HİLE – Bölüm – 1

Voidrunner

Kategoriler