Kara Kutu – Emirhan Karahasan

kara-kutu4

2.Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Yarışması

 

Kasvetli bir pazar gecesiydi. Karadeniz’in dik yamaçları yine sisler tarafından yutulmaktaydı. Ben ise dağ evimde ateşin başına oturmuş, elimdeki odun parçasıyla közleri karıştırıyordum. O sıralarda, her bir odun külünün içinde kaybolup, her külün içerisinde yeni maceralara yelken açıyordum. Geçmişin güçlü pençeleri kalbime yara açıyordu. Tüm bu karmaşıklığın içinde sıradan geçen bir pazar gecesinin devamında yaşanacakları asla tahmin edemezdim.

Şöminemin üzerinde yer alan guguklu saat gece yarısını gösterirken, ben de uyumaya hazırlanıyordum. Ta ki kapım şiddetli bir şekilde çalınmaya başlayana kadar. Kapının şiddetli sesinden dolayı irkildim. Vücudum bir süre boyunca kapıyı açmak istemedi. Ama kapının gürültülü bir şekilde tıklatılmasına kayıtsız kalamadım. Kapıya doğru yöneldiğimde ses aniden kesildi.

Kapının koluna dokunduğumda kendimi hiç bu kadar ürpermiş hissetmemiştim. Tüylerim diken diken olmuştu. Kan dolaşımımın hızlandığını hissedebiliyordum. Aklımda dolanan birçok soru işareti ile kapıyı açtığımda, karşımda duran sadece bir hiçten fazlası değildi. Etrafa biraz daha göz atmak için ileri bir attığım zaman ayağım çok sert bir cisme çarptı. Karanlığın içinde neye çarptığımı göremedim ve halüsinasyon gördüğümü düşünerek içeri geri girdim.

Sabahın ilk ışıkları yatak odamın pencerisinden içeri dolarken, uyandım. Geçen gece yaşananları hayal meyal hatırlayabiliyordum. Üzerimde büyük bir yorgunluk vardı. İşimi bıraktığımı hatırladığımda, doğrulmaya çalıştığım yatağın içine geri gömüldüm. Başım ağrıyor, ve sağ ayak parmağım zonkluyordu. Dün gece çarptığım şeyin bir kaya parçası olduğunu düşünerek şişmiş ayak parmağıma pansuman yaptım. Metropolün sıkıcı ve tekdüze hayatından kaçıp kendimi bu dağ evine atalı daha sadece birkaç gün olmuştu. Hala alışma sürecindeydim. Yataktan çıkmayı başarabildiğim zaman kendime küçük bir kahvaltı hazırlayıp vakit geçirmek için televizyonu açtım. Televizyondaki haber dikkatimi çekti. Spikerin söylediklerini daha net duyabilmek için televizyonun sesini biraz daha açtım.

‘‘Şu an ülkede kırmızı alarm verildiği yönünde iddialar etrafta dolanıyor fakat yetkililerden gelen herhangi bir açıklama yok. Çok sayıda Silahlı Kuvvetler mensubunun bölgeye yönlendirildiğini görüyoruz.’’

O sırada kameranın odaklandığı yer bana hiç de yabancı gelmiyordu.

“Bölgeye görevliler dışında girişler tamamen kapatılmış durumda. Dün gece saatlerinde yeryüzüne düşen cisme on metreden fazla yaklaşamıyoruz.’’

Çünkü burası evimin bahçesiydi.
Hızlıca televizyonun önünden kalktım. Kapıyı doğru yöneldiğimde dışarıdan gelen helikopter sesi dikkatimi çekti. Kapıyı açtığımda yaşadığım şaşkınlığı hayatım boyunca hiç yaşamamıştım. Ne üniversite sınavında beklediğimden daha yüksek bir sonuçla karşılaştığım zaman, ne de tuttuğum futbol takımı büyük bir final maçında yenildiği zaman yaşamıştım bu duyguyu.

Göz bebeklerim olduğundan daha da büyümüştü. Karşımda kara, devasa büyüklükte bir kutu durmaktaydı. Ben şaşkınlık içinde kara kutuya bakarken, kapıyı açtığımı fark eden birkaç asker yanıma yaklaştı. Benimle içeride konuşmak için izin isteyerek içeri girdiler. Ben de arkamızdan kapıyı kapattım ve onları takip ettim. İçlerinden en rütbeli görüneni konuşmaya başladı.

‘‘Merhaba beyefendi, ben Uzman Çavuş Selim Bozkurt. Tam bu bölgeye dün gece yarısı saatlerinde tanımlayamadığımız bir cisim sert bir iniş gerçekleştirdi. Ne olduğu konusunda size şu an bir bilgi vermem mümkün değil.’’
Asker bu konuşmayı yaparken gözlerimi dört açmış onu dinliyordum.

‘‘Duyduğuma göre bir fizik öğretmeniymişsiniz.’’

‘‘Yaklaşık iki gün önce bıraktım.’’ dedim hafifçe sırıtarak.

‘‘O zaman bize yardımınız gerekebilir. Üstelik bu cisim sizin kapınızın önüne düştü. Şimdi sizi buradan tahliye etmek zorundayız. Arkadaşları takip edin.’’ dedi ve evden ayrıldı. Ben de küçük bir bavul yaparak helikopter ile birlikte bir süreliğine bana ayrılan yeni evime götürüldüm.

Ertesi gün bu olay, tüm dünya basınının gündemindeydi. Sabah saatlerinde kapımı takım elbiseli iki adam çaldı. Milli İstihbarat Teşkilatından geldiklerini söyleyerek beni olay yerine geri götürdüler. Bana söylenen tek şey albayın benimle birebir görüşmek istediğiydi.

Oldukça korunaklı bir odaya alındım ve beklemeye koyuldum. Saniyeler dakikaları kovalarken en sonunda odaya giriş yaptı. Elimi sıktıktan sonra hiç beklemeden lafa girdi.

‘‘Geiger Sayacı, yani Radyasyon Ölçüm Cihazı ile yapılan ölçümler sonrasında bölgede yoğun bir radyasyon olduğu gözlendi ve bu kara kutunun bir tür kapı şeklinde giriş yeri bulunuyor. Bu girişten içeriye girilip içeride neler olduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Bunu herkese soruyoruz. Size de sormak zorundayız. İçeriye girmek için gönüllü olur musunuz?’’

Böyle bir soru ile karşılaşacağımı tahmin etmiyordum. Uzun bir süre gözlerimi tek bir noktaya sabitlemiş, düşünürken araya girdi.

‘‘Radyasyona özel kıyafetlerle gireceksiniz. Bu konuda sıkıntınız olmasın.’’

Ağzımdan tek bir kelime dahi çıkmamıştı. Kaskatı kesilmiştim. Lafına devam etti.

‘‘Bir gün süreniz var. Ertesi gün, yine bu saatte kararınızı söylemek için burada olacaksınız.’’ dedikten sonra odadan ayrıldı. Gün boyunca bu durumu enine boyuna tartıp biçtim ve nihayet tek bir karara vardım. Kara kutunun içine giren ben olmalıyım!

Hayatımda hiçbir şey istediğim gibi gitmiyordu. Bunun farkındaydım. Yaklaşık beş yıl önce başladığım Fizik öğretmenliğine sadece birkaç gün önce veda edip, bu dağ evine yerleşmiştim. Amacım hayatımda aradığım şeyi bulmak, yaşamın anlamını yeniden keşfetmekti. Şimdi bu fırsat ayağımın altına kadar gelmişti. Eski bir fizik öğretmeninden göklerden düşen ve içinde ne olduğu bilinmeyen devasa bir kara kutuya girmesi isteniyordu. Haliyle içimdeki mucit aşkı kabarmıştı. Artık bana yöneltilen sorunun cevabını en iyi ben biliyordum.

Ertesi gün yine aynı şekilde evimden alınarak o odaya götürüldüm.

‘‘Evet, o kutuya girmeyi kabul ediyorum.’’ dediğimde, albayın ömründe hiç bu kadar mutlu görünmediğinden emindim.

Aynı gün içinde astronot kıyafetini andıran, radyasyondan korunmak için özel üretilen kıyafetleri giydim. Çeşitli talimatlar verildi. Üzerime biri başıma, biri de sırtıma olmak üzere iki mikro kamera yerleştirildi. Artık her şey için hazırdım. Ama o kara kutunun içine girmeden basının önüne çıkmam istenilmişti. Dünyanın her yerinden televizyon kanalları ve gazeteciler oradaydı. Ben de şu açıklamada bulundum:

‘‘Hemen yanı başımızda devasa bir kara kutu bulunuyor. İçinde ne olduğu hakkında en ufak bir fikrimiz dahi yok. Sadece içeride radyasyon seviyesinin biraz fazla olduğunu biliyoruz. Eğer içeride görmeye değer bir şey varsa, bana zarar vermemesini dilerim. Görmeye değer bir şey yok ise, bu radyasyonun içine boşu boşuna girdim demektir. Teşekkür ederim.’’ diyerek soruları cevaplamadan basının yanından ayrıldım.

Kara kutuya yaklaştığımda sanki hayat ağır çekime alınmıştı. Çok heyecanlıydım. İçeri usulca giriş yaptım. İçerisi beyaz parlak bir ışık ile aydınlatılmıştı ve gördüğüm tek şey birçok insandı. Bana çok tanıdık gelen simalar da içerdeydi. Albay, MİT’ten gelen adamlar ve askerler.

‘‘Yeni Dünya’ya hoş geldin.’’ dedi albay bana göz kırparak.

‘‘Şöyle anlatayım. Anlamakta güçlük çekebilirsin ama iyi dinle. Dünya’da yaklaşık otuz yıl sonra bir nükleer savaş çıkacak ve milyarlarca insan ölecek. Dünya’daki doğal kaynaklar tükenecek. Biz de aralarından seçtiğimiz insanları yeni gezegenlerine götürüyoruz.’’
‘‘Siz?’’ diye sorabildim sadece.
‘‘Biz. Kara Kutu sakinleri.’’

Son

Bunlar da ilginizi çekebilir...

0 yorum “Kara Kutu – Emirhan Karahasan”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Video

Kategoriler