Kıvırcık ve Sarı – Abdülkadir Doğanay

kivircik-ve-sari_3

1.Yerli Bilimkurgu Yükseliyor, “IŞINLANMA” Konulu Kısa Öykü Yarışması Birincisi

 

Ölüm kapıdaydı. Karanlık dört bir yandan soğuğu çağırıyordu. Tehlike alarmları çığlıklara karışırken çoktan unutulmuş eski dualar tekrar gün yüzüne çıktı. Uzaktaki ormanları aleve verdiler; birbirlerini ezdiler, yağmaladılar, yalvardılar. Bir kadın kendini alnından vurdu. Bir yaratık sinir krizi geçirip yere yığıldı. Delirmiş gözler o karanlık noktaya sabitlendi. Biraz sonra tüm halk evlerine çekildi. Çünkü gecenin soğuğu ormandaki alevlerden daha çabuk gelecekti. Buz her şeyi yutmadan önce şehir derin bir sessizliğe gömüldü. Anne saçlarını kesmeye karar vermişti…
…………………….
Kaskımın filtresini açıp etrafa baktım. Tüm gezegen koca bir kar küresini andırıyordu. Binalar buz kalıpları içindeydi. Sokaktaki yaratıklar gözlerindeki dehşetle donup kalmışlardı. Yaşam bitmişti, renkler ve anılarda öyle. Tufan sadece korkuyu uyuşturamamıştı. Uzaktaki göl ve yanmış ağaçlar, hatta fıskiyelerden akan su bile donmuştu. İnce buz üstünde kaymamaya dikkat ederek yürüyordum.
Işınlanma icat edilince büyük bir enerji gereksinimi doğdu. Kara tahtanın başına geçen matematikçiler de bir hesap yaptılar; insanlığa bir yıldız gerekiyordu. Böylelikle hem gerekli enerjiyi sağlayacak, hem de kendi güneş sistemimizi kuracaktık. Yıldızı galaksinin daha uygun bir yerine ışınlamak uzun vadede maliyeti azaltacaktı. Sonunda kendimize bir yıldız seçtik ve onu ışık yılları uzağa ışınladık. Sonra bir gün hiç hesapta olmayan bir şey fark ettik; kar küresini…
Bu sistemde daha önce yaşama rastlamamıştık. Yıldızı ışınladıktan bir ay sonra yanıldığımızı fark ettik. Bu gezegen canlıydı, en azından eskiden. Yirmi yıldır radyo sinyallerimizi takip ediyor, bizden gizlenmek için holografik projektörler kullanıyorlardı. Neyin geldiğini asla anlayamamışlardı.
Buraya onları araştırmaya ve varsa sağ kalanları öldürmeye gelmiştik. Kimsenin bundan haberi olmamalıydı. Amerika’nın keşfi Aztek ve İnka’ları, nükleer enerji Hiroşima’yı, ışınlanmaysa koca bir gezegeni yok etmişti. Sıradan insanlar bu vicdan azabıyla yaşayamazlardı.
Üniversiteye doğru ilerledik. Biçimlendirilmiş beynim gördüğüm tüm uzaylı yazılarını çeviriyordu. Bizi izlemiş; savaşlarımızı, şiirlerimizi, kimliğimizi öğrenmişlerdi. Sanki korkunç bir tablonun içinde yürüyordum. Donmuş insanlar taş heykeller gibiydi. Ben dokundukça vücutlarının bir parçası kopup yere düşüyordu. İrkilip onlardan uzaklaştım.
Onların en eski inançlarında güneş şefkatli bir anne gibi tasvir ediliyordu. Her gün doğumunda kıvırcık ve sarı saçlarından kopardığı bir telle gezegenini ısıtan bir anne. Bu yüzden her yılın ilk günü yerli kadınlar saçlarından bir tutam kesip güneşe saygı için toprağa gömüyorlardı. Bunları bilgi bankasındaki eski yazıtlardan öğrenmiştim.
İdam mangasını kuzeydeki düzlükleri araştırmaları için görevlendirdim. Onlar gidince yalnız başıma devam ettim. Bu bölüm daha önce incelendiği için korkmuyordum. Üniversitenin içine girdim. Okuma odaları ve anlam veremediğim bazı bölümler yerin metrelerce altına, deniz tabanına kadar uzanıyordu. Koskoca şehir bir gemi gibi suyun üstüne inşa edilmişti.
Silahım önde ben arkada koridorlarda gezdim, dehlizlere girdim, odaları dolaştım. Hayatta kalabilenlerden ufak bir direnç bekliyorduk. Ya gölgelerin arasından ya da bir yarıktan fırlayıp üstümüze atlayacaklardı. Fakat bir grup yerli emrimdeki beş bin askere karşı koyamazdı. Zafer muhakkak bizim olacaktı.
Geniş bir salona daldım. Kıyıda köşede birbirine sokulup donarak ölmüş cesetler vardı. Kafamı sağa çevirince alev gibi parlayan bir surat gördüm. Yaklaşınca sadece bir duvar resmi olduğunu anladım. İki metre boyunda, görünüşe göre kadındı. Daha iyi inceleyebilmek için kaskımdaki ışığı artırdım. Uzun ve sarı saçları iki yana bir sarmaşık gibi uzanıyordu. Kızıldan sarıya kayan bir renk paletinde dalgalanan saçlar o kadar canlıydı ki sanki üzerini örten ince buz katmanını eritiverecekti. O an anladım; bu kadın güneş tanrıçası Kandela’ydı.
Saydam denebilecek yüzü birden bana doğru döndü. Bir çığlık atıp geriye fırladım. Resim yavaşça ayaklarını uzatıp duvardan çıktı. Artık üç boyutlu bir hale gelmişti. Üzerine birkaç el ateş etmeme rağmen bir faydası olmadı. Işınlar içinden geçip duvara saplanıyordu.
“Uzaklaş benden!” diye bağırdım mevzi aldığım yerden.
Kandela silahsızım der gibi ellerini havaya kaldırdı: “Korkmana gerek yok. Ben sadece bir hologramın.”
Nefesimi toparladım. Ne demek istediğini bir süre sonra anlayabildim. Rahatlayıp ayağa kalktım.
Kandela devam etti: “Gezegenin tüm bilgi birikime sahibim. İstediğini sorabilirsin.”
“Gezegende kaç kişi kaldı?” diye sordum. “Silahları var mı?”
Tebessüm edip yukarı çıkan merdivenlere yürüdü. Eliyle gel dercesine bir işaret yapınca peşinden gittim. Üst kattaki daha geniş bir odaya daldık. Güneş sisteminin devasa bir modeli vardı.
“Sizinle ilgili her bilgiyi burada topluyoruz.” dedi hologram. Sonra sanki ilgisi dağılmış gibi yapıp eline aldığı bir kitabı kurcalamaya başladı.
“Soruma cevap vermedin.” diye çıkıştım.
“Yönettiklerimi neden öldürdünüz?” diye sordu bana. Sanki başka biriydi.
Halkım yerine yönettiklerim anlamına gelen kelimeyi kullanması dikkatimi çekmişti: “Ne demek yönettiklerim?”
Yine tebessüm etti: “Bu gezegeni ben yönetiyordum.”
“Sen sadece bir illüzyonsun.” dedim. “Beni kandıramazsın.”
“Sizin için bir illüzyonum.” dedi Kandela. “Ama buradakiler için onların hologram tanrıçasıydım. Soruna gelecek olursak; bu gezegende kimse kalmadı.”
Bir daha tebessüm etti. Tam salondan çıkmak için kapıya yönelmiştim ki belli belirsiz bir sesle çok tanıdık bir şiir okumaya başladı. Shakespeare’in dizeleri sanki can buluyordu. Yerime raptiyelendim, kanımın donduğunu hissedebiliyordum. “Bizi yaralarsanız, kanamaz mıyız? Gıdıklarsanız gülmez miyiz? Zehirlerseniz ölmez miyiz? Ve bize zulmederseniz, öç almaz mıyız?” Bir savaş ilanı gibi gelmişti. Titreyen gözlerimi ona çevirdim: “Ne demek istiyorsun?” “Güneşimizi çaldığınızda” dedi Kandela: “tüm ışınlanma enerjimizi de kesmiş oldunuz. Bu gezegendeki herkesi ölüme mahkûm ettiniz.”
“Ne laf geveliyorsan söyle artık!” Sinirlenmeye başlamıştım. Dünya küresini avuçlarının içine aldı: “Ama bilmediğiniz bir şey var; burası sadece bir koloni gezegeni. Bundan başka on iki toz zerresinde daha yaşıyoruz.” Olduğum yere çöktüm kaldım. “Ya- yani…“ Hiçbir şey söylemedi ama bu sefer yüzünde acı bir tebessüm vardı. Bu defa Nazım Hikmet’ten bir alıntı yaptı: “Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya da dünyamıza inecek ölüm.” Elindeki dünyayı yere attı. Gözünde nefreti gördüm. Ben bir köşede meczup gibi titrerken saçlarından bir tel koparıp iki parmağının arasında tuttu. Bana dikili gözlerini hiç ayırmadan saç telini dünya maketinin üzerine bıraktı. Onun düşüşünü izledim, sanki hiç bitmeyecek gibiydi. Ardından telsizden bir anons duydum: “Burası Mars kolonisi, Kızıl Vadi ‘den sesleniyorum. Sesimi alan herkese bildiriyorum; Dünya’ya kimliği belirsiz nükleer silahlar ışınlandı. Kayıp çok büyük. Dünya düştü. Tekrar ediyorum Dünya düştü!” Duyduklarımı hazmetmeye çalışıyordum. Farkında olmadan ölümcül bir ışınlanma savaşını, kozmik bir kan davasını başlatmış olabilir miydik? Kadın bir saç telini daha dünyaya bıraktı. Sonra bir tane daha, bir tane daha… Artık hiçbir şeye tepki veremeyecek kadar çaresizdim. Orada sessizce oturup kıvırcık ve sarı saç tellerinden devasa bir yumağın oluşmasını seyrettim…
Son

Bunlar da ilginizi çekebilir...

0 yorum “Kıvırcık ve Sarı – Abdülkadir Doğanay”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Video

Kategoriler